“XUDA HEYE, ĞEM TINE”

  • PDF

 

İslam ümmeti olarak, üzerimize “Vehn” topraklarının serpildiği günden bugüne,  büyük imtihanlardan ve karanlık günlerden geçmekteyiz. Karanlık bir asrın, “Vehn” çocukları olarak gözümüzü açtık bu dünyaya.

Suriye’de kan gölüne dönmüş sokaklar, viraneye çevrilmiş şehirler, Irak’ta yıllardır süren sessiz katliam, Afganistan’da insanlıktan nasibini almamış batı medeniyetinin insansız hava araçlarının tarumar ettiği köyler, Doğu Türkistan’da inancından dolayı horlanan ve katledilen insanlar, Arakan ki, akıbetinden habersiz kaldığımız mazlum kardeşlerimizin feryatlarının bile duyulmadığı diyar, Mali, Yemen, Etiyopya’da süren istikrarsızlık, Mısır ki sözün bittiği yer ve Kürdistan’ın hal-i pür melaline bakınca, “Metâ Nasrullah: Allah’ın Yardımı Ne Zaman gelecek?” diye içten içe soruyoruz kendimize.

Yine Rabbimiz cevap veriyor bu sorumuza;

“Sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi ve yanındakiler; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. Dikkat edin, şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır.” (Bakara 2/214)

“e lâ inne nasrallâhi  karîbun”, Haberiniz olsun ki Allâh’ın yardımı yakındır!

Evet, karanlığın en koyu olduğu an, şafağın en yakın olduğu zamandır.

Her zahmetin ardından bir rahmet, her kışın ardından bir bahar geldiği gibi elbette bu karanlık gecenin ardından da fecr-i sadık sökecektir, zira bu va’dinde hulf etmeyen Rabbbimizin sünnetullahıdır.

Malumunuz, Kuran’da anlatılan kıssalar hikaye olsun diye anlatılmıyor.

Hz. Yûnus İbn-i Metta’ı,  gece karanlığında, deniz altında ve balık karnında hiçbir halaskarın olmadığı bir hengamdan sahil-i salemete çıkaran Rabbimiz, elbette ki islam ümmetinin üzerindeki bu karanlığı tard etmeye kadirdir, yeter ki bizler Yunusvari (as) bir yakin ve tevekkül ile ye’se düşmeyelim.

Hz. İbrahim (as) vakıası ki, bizlere şu mesajı veriyor; Ey iman edenler! Sizler de İbrahimvari (as) bir teslimiyet, sabır ve takva ile sebat edin, o zaman ateşleri gülistana çevireyim sizler için.

Hz. Musa ve ashabı ki, Firavun zulmünden kaçmış ve nihayetinde deniz çıkmazına varmışlardı, bizler bugün kü yeisli aklımızla o gün Hz. Musa’nın yanında olmuş olsaydık, “Ey Musa(as), şimdi ne olacak halimiz? Ne demek denize doğru yürüyünüz? Göz göre göre boğmak mı istiyorsun bizleri?” Gibi determinist sorularla Hz. Musa’nın yaptıklarına bir anlam veremezdik, oysa Allah (cc) kendi rızası için çalışan kullarının gayretlerini boşa çıkarır mı? Çıkarmadı da. Musa’ya düşen sorgulamak değildi, Rabbi yürü diyorsa, yürümesi gerekiyordu ve nitekim denizler Musa’nın (as) yakini karşısında yarılıverdiler.

Ateşi güle çeviren Rabbimiz elbette ki cennet eyleyecekti loş zindanı hz. Yusuf (as) için.

Yine o Rabbimiz değil miydi Bedir gününde, savaşlarda mutlak mağlubiyet sebebi olan uykuyu vesile-i galibiyet kılmıştı ve böylelikle inanları zalimlere muzaffer kılmıştı.

” Hani Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve o iş hakkında birbirinizle çekişirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı. Çünkü o, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.”

(Enfâl, 43)

Hal böyle iken İslam coğrafyalarında yaşananlardan ötürü ümitsiz vakıa zanlarına kapılarak Allah’ın rahmetinden ve nusretinden ümit kesmekte neyin nesi?

“Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”(Yusuf-87)

Madem ALLAH var, o halde ümit var?

Üstadın dediği gibi; “Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş…”

Evet, hakikaten bugün Müslümanlar olarak en büyük yanlışlarımızdan ve hastalıklarımızdan biri de, kafirlere ait bir haslet olan ümitsizliğin bizlere sirayet etmesidir. Bilhassa İslam beldelerinde yaşananlar üzerinden bir ümitsizlik algısı oluşturulmaktadır. Bunu özellikle medya eliyle işleyen bir takım mihraklar özellikle yayın politikaları ile mürciflik vazifesini ifa etmektedirler.

“Mürcif” kurani bir kavram olup, yalan yanlış haberlerle Müslümanların dirayetini kırıp, Müslümanları mücadeleden sakındırmak isteyen münafık ruhlu insanlar için kullanılan bir tabirdir. Bunlar bir nevi algı mühendisliğine soyunup, düşmanlarınız sizler için şöyle böyle ordular hazırlamış, sizin ise gücünüz param parça gibi haberler yayarak, bir algı oluşturmanın peşindedirler.

Günümüzde birtakım medya organlarının kasıtlı bir şekilde bu manayı işlemesi ve bunların mürcifane söylemlerine aldanıp, seküler nakıs akıllarıyla düz mantık kurup, felaket tellallığı yapan zavallıların ıskaladığı bir nokta vardır ki, onlar ALLAH’ı (cc) hesaba katmıyorlar.

Bunu ya bilmediklerinden yapıyorlar, ya da onlarda karanlığın ardından sökecek islam şafağının farkında olduklarından bilinçli bir şekilde yapıyorlar. Zannımca ikinci durumdan dolayı yapıyorlar.

Evet, mürciflere inat ümit varız.

Dedelerimizin söylemiyle; “XUDA HEYE, ĞEM TINE”

Madem Allah var o halde gam yok…

Ey benim, kafirlerin ve mürciflerin algıları karşısında ümitlerine darbe inmiş Müslüman kardeşim, uyan kendine  gel !!! At üzerinden vehn topraklarını…

Üstadın sözüne kulak ver;

 “Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâm’ın sadası olacaktır!”

BU MAKALEYİ SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile